0 Comments

Filmi anlamak için önce 3 Ocak 1889 sabahına, Torino meydanına gitmek gerekiyor. Hayatı boyunca “Üstinsan”ı savunan, merhameti bir zayıflık olarak gören, “güçlü olan ahlaklıdır” diyerek geleneksel ahlakı yerle bir eden Friedrich Nietzsche, o gün otelinden dışarı adımını atar. Meydanda, sahibinin acımasızca kırbaçladığı huysuz bir at görür.

İşte orada trajikomik ve bir o kadar da sarsıcı bir kırılma yaşanır: Sert, tavizsiz ve gücü yücelten o koca filozof; ağlayarak fırlayıp atın boynuna sarılır. “Seni anlıyorum anne” diye fısıldar ve zihinsel olarak tamamen çöker. Hayatının geri kalan 11 yılını tam bir sessizlik ve delilik içinde geçireceği o an, felsefesinin pratikle imtihan edildiği en trajik sahnedir.

Béla Tarr’ın filmi ise Nietzsche’nin çöktüğü o andan hemen sonra başlar ve kamerayı Nietzsche’ye değil, o kırbaçlanan ata ve sahibine çevirir. Rüzgârın hiç durmadığı, kıyamet sonrası gibi çorak bir kırsalda, yaşlı bir adam ile kızının birkaç güne yayılan ağır ve monoton hayatını izleriz. Patates haşlamak, kuyudan su çekmek ve yaşlı ata bakmaktan ibaret olan bu rutinde; hayatın, anlamın ve evrenin yavaş yavaş sönüşüne şahit olursun. Siyah-beyaz kadrajları ve hipnotik müziğiyle insanı varoluşun boşluğuyla yüzleştiren, sinema tarihinin en karanlık felsefi deneyimlerinden biridir.Eğer sağlam bir felsefi temele yada sabır sahibi değilseniz bu film sizi siker atar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Related Posts

Fight Club

Toplumsal kurallara sıkışmış, uykusuzlukla boğuşan bir beyaz yaka, karizmatik ama…

Gladiator

Roma İmparatorluğu'nun en parlak döneminde geçen filmde Maximus, İmparator Marcus…

Ratatouille

Olay Paris’in lezzet dolu mutfaklarında geçiyor. Karakterimiz Remy, diğer farelerden…